Sabah Güzellemesi

        Kesinlikle sabah insanıyım. Buna hiç şüphe yok. Güne erken saatlerde başlamayı severim. Hele bir de kimse uyanmamışsa, günüm şöyle mis gibi gönlümce ayacaksa, creme de la creme. Böyle uyandığım sabahlarda, zamana hakim olduğumu hissediyorum. Günün geri kalanı da daha verimli geçecek gibi geliyor. Zaten öyle de oluyor. En sevdiğim sabah rutinlerinden biri ise yürüyüş. Yürüyüşü gerçekten çok severim. Öyle gün ortasında veya akşam kolumu kaldıracak halim yokken değil ama. O zamanlar sevimsizleşiyor. Sabah, henüz havada bir tazelik hissi varken yaptığım yürüyüş ise, inanılmaz kafa açıcı. Etrafta insan gürültüsü, araba kornası, egzos kirliliği yokken yürüyüş yapmaya ba-yı-lı-yo-rum! Yaz-kış açık havada. Yürüyüş benim için dışarıda adımlamak demek. Spor salonları bir süreden sonra darlıyor. Hayatımın farklı dönemlerinde birkaç kere denedim. Yok anam, bana göre değil. Bir araştırma yapılsa, varsa eğer öyle bir kategori, spor salonunda faydadan çok zarar görenler grubuna dahil olurum. Ama açık hava öyle mi? Canım outdoor aktiviteleri!

        Bir kere açık hava bana yaşadığımı hissettiriyor. Burada Empire Of The Sun'dan Alive dinliyoruz. O sabah yürüyüşlerine erkenden çıkmak, benim için her seferinde muhteşem olan tanıklıklara alan açıyor. Havayı kokluyorum bir kere. Henüz kirlenmemiş. Gece biraz olsun soluklanmasına izin vermiş dünyanın bizim yarım küresinin. Güneş teşekkür ederek geceyi uğurluyor. Bazen bunu bulutların arkasından yapıyor. Hatta bazen yağmur eşliğinde. Ama her seferinde muhteşem oluyor. Böyle derin derin teneffüs etmek, ciğerlerimi tazelikle doldurmak kelimenin tam anlamıyla "Ohh be!" anı. Islak toprak kokusu, sararmış yaprak kokusu, kar toplayan hava kokusu, gül kokusu, ıhlamur kokusu, yeni kesilmiş çimen kokusu, yaz güneşi kokusu (Evet, böyle bir koku var.)... Hepsi ayrı güzellikte. Hepsi içimdeki piyanonun farklı tuşlarına basıyor. 



        Sabah yürüyüşünün keyifli anları sadece başımı döndüren kokulardan ibaret değil. Yürürken hissettiğim o hafif serinliğe değinmeden geçemem. Yazın da, kışın da yürüyüşe çıkarken, mevsim şartlarına göre biraz serin hissedecek şekilde giyinirim. Bir süre o hafif serinliğe maruz kalmak vücudumu dinçleştiriyor, zihnim berraklaşıyor. Yüzüne soğuk su çarptığındaki kadar ani algılanan bir serinlik hissi değil bu. Eğer hava buz gibi değilse, öyle keskin bir üşüme olmuyor. Daha ziyade ilk beş-on dakika içinde ürperten, koldaki tüyleri diken bir his. Sonra artan yürüyüş ritmi, hızlanan nabız; doğal bir şekilde gelen ısınma hali. Fizyolojimdeki bu değişimi deneyimlemekten hoşlanıyorum. İlk başta doğa bana büyüklüğünü gösteriyor. Sonra, insan mekanizmasının hayranlık uyandıran uyum kapasitesi tezahür ediyor. 

        Ya o kuşların şarkılarına ne demeli? O serçelerin ağzını yerim ben. Şakır şakır, neşeyle cıvıldaşıyorlar. Ya da ben neşeli olduklarını varsayıyorum. Aslında onların ne yaptıklarını pek bilmiyorum. Ama bana mutluluk verdikleri kesin. Bu müzik şöleninin adını "Kuşlar Senfoni Orkestrası" koydum. Cimcimeler yüzünden Spotify'dan çok dinlemek istediğim podcastleri açamıyorum bazen. Doğanın sesini dinleme arzum baskın geliyor. Şikayetçi miyim? Tabii ki hayır. Sonuçta bedava terapi. Doğa en büyük şifacı. İnsana, yolunu da, yönünü de, yoldaşını da buldurur. Bizi hezeyanlara, dengesiz davranışlara iten etmenlerin en önemlilerinden bir tanesi, doğayla olan bağımızın zayıflaması. Kendimizi tüm var oluşun içinde, onun bir parçası olarak konumlayamayışımız. Tekilleşmemiz. Haddi aşan bir şekilde bireyselleşmemiz. Sonra da işte iyileşmeye çalışıyoruz. Neyse iyileşelim de. Bırak dağınık kalsıncılığın sonu yok çünkü. Hem artık bu doğanın iyileştiriciliğinin havalı isimleri de var. Ağaca sarılma (Tree hugging) terapisi, Silvoterapi (orman banyosu), ekoterapi, hayvan destekli terapi gibi farklı terapi şekilleri mevcut. Japonya çıkışlı terapiler, ABD'de geliştirilenler, üzerine bilimsel araştırmalar yapılıp, makaleler yayınlananlar. Var oğlu var. Artık çok fazla ilgi ve itibar gören bir alan. Bunu Kaz Dağları'nda ve Kaçkarlar'da sıkça yapılmaya başlanan yoga, nefes ve meditasyon kamplarından anlayabiliyoruz. Tam bir şehirli can simidi değil mi? Tüm bu etkinlikleri, doğayla sahip olduğumuz bağı; kimin rahminden çıktığımızı hatırlamak adına anlamlı buluyorum. Fakat, tüm katılımcılar için sürdürülebilir mi, emin değilim. Sürdürülebilir olmayan şeylerin dönüştürücülük etkisi hakkında da şüpheliyim. Bu tarz tadımlık aktiviteler ağızda güzel bir tat bırakıyor. Anı defterine kaydoluyor. Lakin büyü, rutinde saklıdır. Hepinize esenlikler. 

        




Yorumlar

Popüler Yayınlar